14 Kas 2023

Doç. Dr. Kerem Eksen ile Ödüllü Romanı Üzerine Söyleşi

“Ölümden Uzak Bir Yer” adlı kitabıyla 2023 Attilâ İlhan Roman Ödülü’nü kazanan öğretim üyemiz Doç. Dr. Kerem Eksen, ödüllü romanıyla ilgili sorularımızı yanıtladı.

Haber: İTÜ Medya ve İletişim Ofisi

İTÜ’de akademik çalışmalarının yanında edebiyatçı yönüyle de ön plana çıkan İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü öğretim üyemiz Doç. Dr. Kerem Eksen, ödüllü romanıyla ve edebiyat serüveniyle ilgili İTÜ İletişim Direktörlüğü Haber Editörü Fatih Çünkioğlu’nun sorularını yanıtladı.

Son romanınız Ölümden Uzak Bir Yer (2022), geçtiğimiz günlerde 2023 Attilâ İlhan Roman Ödülü’nü kazandı. Daha evvel Buradayız (2013) ve Uyku Krallığı (2017) adlı romanlarınızla edebiyat dünyasında isminizi duyurdunuz. Tiyatro ile yoğun olarak uğraştığınızı, Michel Foucault gibi yazarlardan çeviriler yaptığınızı biliyoruz. Kitaplarınız roman türüne, kurmacaya dair sorgulamalar ve teknikler de içeriyor. Hal böyleyken, edebiyat serüveninizde roman türünün özel bir yeri olduğu da aşikâr. Sizin için romanın yeri tam olarak neresidir?

Evet, her ne kadar hikâye ve deneme türlerine de ilgi duyuyor olsam da romanın benim için öncelikli bir tür olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Başlangıçta böyle özel bir tercihim yoktu aslında, neticede birçok insan gibi ben de yazmaya şiir ve hikâyeyle başladım. Bütün bu türler arasında herhangi bir hiyerarşi yok elbette, ancak her birinin kendine özgü imkânlarından bahsedebiliriz. Peki nedir romanın sağladığı imkânlar? Aslında bunun cevabını romanın tarihinde, bu tarihin önümüze serdiği büyük çeşitlilikte bulabiliriz. Roman her şeyden önce son derece esnek, esnek olduğu ölçüde de özgürlüğe alan açan bir tür. Birbirinden çok farklı anlatım tarzlarını, hikâyeleme biçimlerini, anlatıcı stratejilerini kullanma imkânı tanıyor size. Uzunluk, kapsam, içerik, ayrıntı gibi konularda sizi sınırlayan neredeyse hiçbir verili kural yok. Zaten geriye dönüp roman geleneğine baktığınızda da, bütün bu alanlarda yapılmış birbirinden ilginç denemeyi bulabilirsiniz. İşte bu özgürlük çok cezbedici geliyor bana.

Bir de tabii romanın modern çağın türü olmasını ve insan yaşamını son tahlilde dünyevi veçheleri itibariyle ele almasını çok önemli buluyorum. Romanın dünyası hiyerarşik değil yatay bir dünya: Yeryüzünün herhangi bir köşesindeki herhangi bir insan, onun her türlü arayışı, çelişkisi, açmazı romanın konusu olabilir. Bu yataylığı seviyorum. Bir de onun mümkün kıldığı mizahı…

– Sosyoloji ve felsefe mezunusunuz. İTÜ’de İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde akademisyenlik yapıyorsunuz.  Felsefeci ve akademisyen olmanın, yazarlığınıza katkısı olduğunu düşünüyor musunuz ya da yazar olmanın akademik hayatınıza, ders işleyiş biçiminize etkisi nelerdir?

Lisans eğitimim sonrasında kendime branş olarak felsefeyi seçerken edebiyatla yakından ilgilenmeyi sürdüreceğimin farkındaydım ve ikisinin nispeten uyumlu süreceğini umuyordum. Buna karşılık örneğin edebiyat alanında akademik kariyer yapmayı özellikle tercih etmedim, zira edebiyatla teori düzeyinde bir ilişki kurmanın yazma faaliyeti açısından sorun olacağını hissettim. Neticede benim başlangıçtaki temennim, felsefenin ve edebiyatın birbirine ket vurmadan karşılıklı katkı sağlamasıydı. Tabii hayat her zaman temenni edilenden daha karmaşık oluyor: Sonrasında felsefe ile edebiyat arasındaki ilişki benim açımdan hem belli oranda gerilimli, hem de verimli oldu. Gerilimden başlarsak: Bunun birinci sebebi, akademik düşünme ve yazma tarzının biçimsel zorunluluklarıyla edebi yaklaşımın gerektirdiği özgürlük arasındaki uyumsuzluk. Bir ikinci sebep ise felsefenin içeriğiyle ilgili. Neticede felsefenin asıl iddiası genele dair bir açıklama getirmeye çalışmak, gerektiğinde tek tek olguları aydınlatmamızı da sağlayacak soyut teoriler sunmak. Oysa sanat, özelde edebiyat, daha özelde de roman, esasen tekil ve somut olanla meşgul, gücünü buradan alıyor. Neticede bir romancı genel olarak aşktan değil şu ya da bu insanın aşk deneyiminden söz ediyor örneğin.

İlişkinin verimli kısmına gelirsek: Tamam, edebiyatta esasen tekil olanla uğraşıyoruz, ama her ne anlatıyorsak anlatalım onun ardında daha genel temalara, sorgulamalara, belki felsefi denebilecek unsurlara doğru uzanan bir çağrışım alanı var. İyi bir felsefe okuru olmak –ki felsefe eğitiminin birincil amacı bu– bu noktada yazara bir katkı sağlıyordur diye düşünüyorum, ya da böyle olduğunu umuyorum diyelim. O çağrışım alanını hem diri tutan hem de besleyen bir şey felsefe.

– Ölümden Uzak Bir Yer’de, ilk iki kitabınızdan farklı bir teknik uyguluyorsunuz ve anlatıcı figürünü değiştiriyorsunuz. Son romanınızdaki bir başka farklılık da ana karakterlerin artık yazan çizen, entelektüel kişiler olmaması durumu. Üstelik olay örgüsünün odağa yaklaştığı bir yöntemi benimsemişsiniz. Size göre, anlatım teknikleri üzerine kafa yormanın, okuru metne dahil etmek veya okuru düşünmekle bir ilgisi var mı?

Benim için okurun yaratım sürecinin neresinde olduğundan söz ederek başlayayım, sanırım sorunuza da cevap vermiş olacağım. Öncelikle herhangi bir okuru hayal etmeyen, genelde söylendiği şekliyle “kendisi için yazan” bir yazar sayılmam. Dil nihayetinde insanlar arasındaki ortaklaşa varoluşun bir parçası, hatta belki de en önemli parçası, dolayısıyla en kişisel yazıda bile bizim dışımızdaki bilinçlerin izi ve etkisi vardır diye düşünüyorum. Dolayısıyla evet, okuru düşünüyorum, ancak “genel anlamda” okurdan ziyade iyi bir muhataplık kurmayı hayal ettiğim belli bir okur grubunu hayal ediyorum. Bu grubun bir kısmı somut insanlardan, öncelikle eşimden ve arkadaşlarımdan oluşuyor, gerisiyse halka halka giderek silikleşen ve belirsizleşen daha geniş bir okur topluluğundan. Roman yayımlandıktan sonra o daha geniş topluluktan birileriyle karşılaşmak, onlarda bir karşılık bulduğunu görmek zevkli bir şey.

Bununla beraber, bu romanda sizin de bahsettiğiniz türden farklı tercihlere yönelirken okuru gözettiğimi sanmıyorum. Nihayetinde asıl itici gücü sizi heyecanlandıran birtakım fikirler, temalar, karakterler, durumlar ya da olaylar oluşturuyor. Bu romanda –öncekilerden farklı olarak– benim için ilk kıvılcımı oluşturan şey bir olay ve onun artçıları oldu. Romandaki olay örgüsü, karakterler ve anlatım da buradan hareketle yavaş yavaş şekillendi. Bu aşamada okuru çok düşünmediğimi söyleyebilirim, beni asıl yönlendiren şey sezgi ve merak oldu. Ancak anlatı somutlaştıkça belli tercih anları çıkageldi, işte o zaman kendim dışındaki okurları daha çok düşünmeye başladım. Çünkü artık yazdıklarımın başka zihinlerde nasıl yankı bulacağını, anlatının okurları nereden alıp nereye götüreceğini hesaba katmaya başladım.

Roman karakterlerinizin yaşamlarına dair küçük gibi görülen, bizim de hayatımızın büyük bölümünü işgal eden iş ve alışveriş gibi maddi problemleri sık sık görüyoruz. Yusuf doğduktan sonraki süreçte Sait’in uykusuz geçen günleri ve Ömür’ün muskacı hocaya verdiği para için Sait’le tartışmaları gibi birçok gündelik problem Ölümden Uzak Bir Yer’de işleniyor. Bu tür ayrıntılar romanın atmosferine katkı sağlarken kimi zaman hikâyeye dair dikiş izlerini de görünmez kılabiliyor. Bir romancı olarak karakterlerin gündelik yaşamını özel bir şey atfediyor musunuz ya da anlatının neresinde görüyorsunuz?

Öncelikle “dikiş izlerini görünmez kılmak” ifadesini anlamlı buluyorum. Bunu yapabilmek önemli benim için. Sanıyorum dediğiniz doğru, bu tür detayların böyle bir etkisi oluyor. Yani romanın akışına bir tür kendiliğindenlik ve doğallık katıyor bunlar. Öte yandan bu tür ayrıntılara bu amaçla (yani dikiş izlerini gizlemek için) yer verdiğimi söyleyemem. Karakterlerin metin yazımı esnasında belli bir canlılık seviyesine ulaşmaları durumunda bu tür küçük ayrıntılar kendiliğinden giriyor metne. Çok da sevdiğim bir şey bu. İşe yaradığı durumlarda hikâyeye başka türlü bir canlılık katıyor. O canlılık da zaten sizin söylediğiniz şeye kendiliğinden hizmet ediyor.

– İTÜ gibi teknik ismiyle bütünleşmiş bir kurumda bir sosyal bilimci olarak akademisyenlik yapıyorsunuz. İTÜ, her ne kadar yetiştirdiği mimar ve mühendislerle tanınsa da Oğuz Atay, Ali Teoman gibi yazarların yetiştiği, Orhan Pamuk gibi yazarların ders aldığı bir üniversite. İTÜ’lülerin edebiyat, sanat ve felsefeye dair yaklaşımlarını nasıl buluyorsunuz?

Bu soruya öğrenciler üzerinden cevap vermem doğru olur sanıyorum, zira en iyi tanıdığım “İTÜ’lüler” onlar. Benim verdiğim İTB ve SNT türü dersler, çoğunluğu mühendislik okuyan öğrencilere yeni bakış açıları kazandırmaya, onlara nefes alabilecekleri farklı alanlar açmaya yönelik dersler. Elbette gelen öğrencilerin birinci önceliği benim ders verdiğim alanlar olmuyor çoğunlukla, ancak her sınıfımda felsefeye ya da sanata yönelik istisnai ilgi duyan bir grup öğrenciyle karşılaşıyorum. Bu da mutlu ediyor tabii beni. Özellikle de felsefede gözlemliyorum bunu: Felsefe dersini eskiden beri verdiğim için, bu branşı özel bir merak alanı olarak gören öğrenci sayısında bundan on sene öncesine göre bir artış olduğunu söyleyebilirim. Bunu da Türkiye’de felsefeye yönelik ilginin nispi artışıyla açıklayabiliriz sanırım. Edebiyat konusunda yeterli gözlemim yok maalesef, zira halihazırda edebiyatı merkeze alan bir ders vermiyorum. Sanat Felsefesi derslerinde edebiyattan örnekler verdiğim oluyor, ama dersin asıl akışını görsel sanatlar üzerine kuruyorum. Bununla beraber, önümüzdeki yıllarda “Toplum ve Edebiyat” dersini vermek gibi bir isteğim var. Edebiyat bugünün gençlerinin hayatının neresinde duruyor, neler okuyorlar, nelerden heyecanlanıyorlar, doğrusu merak ediyorum.

– Son olarak, siz bir okur olarak ne tür romanlar okuyorsunuz? Son zamanlarda okuduğunuz romanlar nelerdir?

Öncelikle istediğim kadar roman okuyamadığımı itiraf edeyim. Tahmin edebileceğiniz üzere felsefe metinleri okuma mesaimin daha büyük bir kısmını kaplıyor. Okumaya fırsat bulabildiğimde kabaca iki tür roman arasında gidip geliyorum: Bir yanda 19. ve 20. yüzyıl klasikleri var. Örneğin son yıllarda Joseph Roth ya da Robert Walser gibi Almanca yazan ustaları bir hayli okudum. Ara ara dönüp Rus klasiklerini, özellikle de Çehov hikâyelerini ve Dostoyevski romanlarını okuyorum, bazılarını ilk, bazılarını da ikinci kez. Bir dönem Emre Ayvaz’la birlikte hazırladığımız “Flaubert’den Mektuplar” başlıklı podcast serisi vesilesiyle bol miktar Gustave Flaubert okudum. Gene bu “klasikler” grubuna dahil edebileceğim son dönem okumalarım arasında (ikinci kez okuduğum) Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını da sayabilirim.

Diğer grupta ise daha güncel, en azından hâlâ hayatta olan yazarların romanları var. Bunda amaç biraz da nabız yoklamak, günümüzde neler yazıldığını, ne gibi denemelere girişildiğini görmek. Son zamanlardaki iki heyecan verici keşfimi, Dag Solstad’ı ve Wilhelm Genazino’yu bu grupta sayabilirim örneğin.


İTÜ Ayazağa Kampüsü

Rektörlük Binası Maslak-Sarıyer / İstanbul

İTÜ Ayazağa Kampüsü Telefon

0212 285 30 30 (40 Hat)

İTÜ Ayazağa Kampüsü Fax

0212 285 29 10

İTÜ